Sayfalar

21 Ocak 2014 Salı

The Hunger Games


Yapım : 2012
Tür: Advanture / Sci-Fi / Thriller
İMDb Puanı : 7,3
Queen's Review : 10 / 10


Suznne Collins'in yarattığı 3 kitaplık seriden sinemaya uyarlanan The Hunger Games (Açlık Oyunları) çok başarılı bir yapım.Sinemaya uyarlanan br çok filmde izleyiciler ve hayranlar hayal kırıklığına uğruyor.Senaristlerin mahvettiği çok güzel kitaplar gördük hepimiz.Ancak şükür ki The Hunger Games'e bunu yapamamışlar.


Film baştan sona bir harikaydı.İlk sinemada izlediğimde tam olarak hayal ettiğim gibi olduğunu düşündüm.Yalnız oyuncu kadrosu için bir iki laf etmek gerek diye düşünüyorum.Katniss Everdeen rolü Jennifer Lawrence tarafından çok güzel bir şekilde canlandırılmış olsa da Peeta Mellark rolüne Josh Hutcherson hiç olmamış.Kitapta Peeta'yı çok daha sevimli bir çocuk olarak hayal etmiştim.Ve film ilk çıktığında bir çok hayranda benimle aynı fikri beyan etmişti.Ama ne yapalım  çocuk seçilmiş bir kere.Bize de izlemekten başka bir şey düşmez.


Görsellik açısından seyirciyi ve özellikle fan'ları doyuran bir film olmuş The Hunger Games.Filmde kitaptan alınan ve başarılı bir şekilde yansıtılan çok sahne vardı.Rue ile Katniss'in ilişkisinin içtenliğini tam anlatamamış olduğunu düşünsem de kitabını okumadan izleyenler için yeterliydi.Yani fanları değilse de izleyici tatmin ettiğini düşünüyorum.En azından Rue'nun ölümü yeteri kadar etki bırakabildi.

Ben o bölmü okuduğumda çok ağlamıştım.Ancak son kitabın sonlarına doğru olanlar beni üç gün sürecek bir bunalıma sürüklemişti.Şuan her ne kadar filmin eleştirisini yapıyor olsam da kitaplarını okumadan geçmeyin demek zorunda hissediyorum kendimi.Çünkü kaçırılmaması gereken serilerden biri.Filminin çıkmasını beklemeden Katniss'in yolculuğuna şahit olun derim.

Rue'ya geri dönersek,ölümünden sonra Katniss'in işareti ve sonrasında gelen özgürlük arayışı serinin konusunu oluşturuyor çünkü.Bir nevi dönüm noktası.

Yorumumu konusuna kısaca değinerek bitireceğim.O zaman Rue'nun nasıl bri önem taşıdığını daha net anlamış olacksınız.

13 mıntıkadan oluşan Panem diye bir ütopik şehirdeyiz.1. mıntıka başkent.Capitol.2. ve 3. mıntıkalar da bir nevi Capitol'ün yan kolları gibiler.Mıntıka numaraları büyüdükçe içerisindeki halk da fakirliyor.Her mıntıkanın kendine ait bir işi,görevi var.Bizim Katniss 12. mıntıkada yaıyor.Ve o mıntıkanın işi madenden kömür çıkartmak.Ve asla birbirleriyle görüşmüyorlar.Kimse kendi mıntıkasının dışına çıkamıyor.Bir nevi kendi hallerinde Capitol ve diğer iki mıntıka için gönüllü çalışan köle gibiler bence.Ancak sonra
13. Mıntıkada bir isyan çıkıyor ve Capitol orayı savaşta yerle bir ediyor.Sonra insanlar bir daha cesaret edip de yeniden isyan edemesinler diye bir nevi bir gövde gösterisini,korkutma politikasını temsil eden bir 'oyun' ortaya çıkartıyor Capitol.Oyunun adı da The Hunger Games (Açlık Oyunları).

18 Ocak 2014 Cumartesi

Bonnie & Clyde

Yapım : 2013
Tür: Crime / Drama / Biography
İMDb Puanı : 6,4
Queen's Review : 10 / 5


Mini Dizi olarak ekranlara gelen Bonnie & Clyde hepimizin bildiği,yıllar içerisinde dizileri de yapılmış bir suçlu çifti konu alıyor.

Aslen diziyi bir filmmiş gibi izlemeye başladım.İzlerken keyif aldım ancak umduğumu da henüz verebilmiş değil aslen.O nedenle notum 10 / 5.

Görsellik bakımından tatmin edici bulmasam da Bonnie'yi canlandıran Holliday Grainger'a hayran olmadan edemedim.Çok güzel bir kadın ve aynı zamanda oyunculuğunu da beğendim.

Konusunu anlatayım desem saçma olacak olacak,çünkü Bonnie ve Clyde çiftini aşağı yukarı herkes bilir diye düşünüyorum amma bilmeme ihtimali olanlar için kısaca üstünden geçelim diyorum.Ancak yalnızca bu dizinin şimdiye dek çıkmş bölümlerinden oluşan bir özet olacak bu.Gerçek Bonnie ve Clyde'ın hikayesini baştan sona yazmayacağım.

Clyde Teksas doğumlu bir çocktur.Baştan abisi ile tavuk çalmak gibi küçük hırsızlıklar yapmış ancak sonra işi büyütüp bir banka soymuşlardır.Bu soygun sırasında abisi tutuklanmıştır.

Küçükken ölümden dönmesinin ardından gelecekten küçük parçalar olduğunu düşündüğü görüyordur.Ve ilk gördüğü Bonnie'dir.Başta küçükken onu melek sannetmiştir.Ama sonra şans eseri Bonnie'nin düğününe katılıp onu gçrdüğünde hemen aşık olur.

Yıllar sonra Bonnie'nin kocası onu terk etmiştir ve film yıldızı olma hayalleri de suya düşmektedir.Bir gün Clyde Bonnie'nin evinin kapısına dayanır ve onu dışarı çıkarmayı teklif eder.Kabul eden Bonnie Clyde'ın o gece tutuklanması ile ondan daha da hoşlanır ve onu hapisten kaçırır.Sonraları birlikte banka soymaya başlarlar ve Bonnie gazetlerde yalnızca Clyde'ın adının geçmesinden memnnun değildir.


Original Clyde & Bonnie
 Bir gazete muhabirinin evine girer ve ona adını soy adını söyler.
Soygunlara Clyde'ın zoruyla katılmadığını ve onun da en az Clyde kadar suçlu olduğunu iyice açıklar ve evi terk eder.Sonra yakalanan Bonnie harika bir oyunculukla tüm jüriyi ve yargıcı kandırır.Sonunda yeniden Clyde'a döner ve bir soygun esnasında biri öldürülür.Yanlarına aldıkları 3. suç ortağı bir adamı vurur.Ancak Clyde ve Bonnie daha bilinen suçlular oldukları için suç onların üstüne kalır.Bonnie baştan buna çok üzülmüşse de sonra gazete haberlerinde Bonnie & Clyde olarak geçmelerinden memnun bir şekilde hatıra defterine gazete küpürleri yapıştırmaya devam eder...

Aslen çok çok beğenmemiş olsam da ikilinin maceralarını nasıl yansıtacaklarını merak ettiğimden izlemeye devam edeceğim sanırım.Bence siz de bir şans verin ve bakoın bakalım beğenecek misiniz...




17 Ocak 2014 Cuma

I Spit On Your Grave

Yapım : 2010
Tür: Crime / Horror / Thriller
İMDb Puanı : 6,3
Queen's Review : 10 / 6


Bu film serinin ilk filmi.İlk izlediğim zaman çok beğenmiş ve hemen ikincisini izlemeye koyulmuştum.Ancak ikincisi o kadar güzeldi ki,ilkini gölgede bıraktı.

O açıdan bu filmi ilk izleyenlerden biraz daha farklı gözle bakıyorum bu filme ve karşılaştırmadan duramıyorum devam filmi ile.

Beynimi biraz rahatlatıp tarafsız bir şekilde eleştirmeye çalışacağım.Öncelikle başrol Jennifer Hills'i canlandıran aktrist çok güzel bir bayan.Sarah Butler.Filmdeki rol yeteneğini çok çok beğenmesem de (karşılaştırmadan edemiyorum arkadaş! 2. filmdeki kızı hatırladıkça bu çocuk oyuncağı gibi geliyor.) güzel bir filmdi.Zevk aldım izlerken.Gerilimi bol,hatta bir yerde tırnak yediğimi fark ettim.
"Such a clishé!"

Konusu ise kısaca,Jennifer bir yazardır.Kendine ormanda uzak bir ev tutar.Ancak yolda benzin almak için durduğunda 3 adamla karşılaşır ve bir tanesi onunla flört etmeye kalktığında çocukla dalga geçer ve oradan ayrılır.Gölün kenarında,güzel ve sessiz bir ev ortamı eşliğinde yazmaya başlar.Evde bazı tamir işleri çıkar ve bir tamirci çağırır.Gelen çocuk bir nevi engelli bir çocuktur.Ve yardımları için onu öper.Ancak bu çocuk,Matthew,aslında kızın eve gelirken karşılaştığı o üç adamın,Johnny,Stanly ve Andy,arkadaşıdır.Onlara Jennifer'ın kendisini öptüğünü söyler ve flört girişimine red yemiş olan Johnny ile arkadaşları dalga geçerler.Sinirlenip kızın evine girmeye karar verdiklerinde de iş değişir.

Jennifer neye uğradığını şaşırır ve tecavüze uğrar.Kaçmaya çalışır ormanda iki adama rastlar.Bunlardan biri kasabanın şerifidir.Ancak bu şerif ,şerif Storch,diğerleri gibi değildir malesef.Ve kızı geri getirir.Kız tecavüze uğramaya devam eder ve en sonunda onlar onu öldüremeden kaçar.Sonra intikam için geri döner.

 Film güzeldi.Ancak biraz clishé idi malesef.Ancak izlemesi keyifli bir gerilim filmi olabilir kesinlikle.

Çünkü heyecan veren ve gerçekten gözünüzü ekrandan ayıramadığınız sahneleri var.

Tavsiyemdir...

I Spit On Your Grave 2

Yapım : 2013
Tür: Crime / Horror / Thriller
İMDb Puanı :5,6
Queen's Review : 10 /10 

Bence türünün en iyilerinden olan bir filmdi.Başrolü canlandıran aktrist Jemma Dallender mükemmel bir performans sergilemiş.Bu filmden önce kendisini hiç izlememiş olsam da,bu filmdeki performansı kendisinin hayranı olmama yetti.
 Şahsen film ve dizilerdeki ağlama sahnelerinin inandırıcılığınun başarı oranının çok düşük olduğuna inananlardanım.Gerçekten ağlayabilen çok az aktör/aktristvar bana göre.Ancak bu filmdeki ağlama sahneleri ve acı sahneleri süperdi.O denli inandırıcıydı ki bir yerden sonra durup hıçkırarak ağladım kızcağıza.Cidden.
Filmin konusu beni çok etkiledi açıkçası.Ben de üniversite sayesinde kendi başıma yaşama evrelerinde hep bunun başıma gelmesinden korkan bir kızdım.O açıdan bu film benim kabusumun perdeye yansıtılmış hali gibiydi.Ve biliyoruz ki bir çok kızcağızın da başına gelmiş/geliyor bile hatta şu anda.Düşüncesi bile tüyler ürpertici.

Konusunu ise şöyle kısaca açıklayacağım çünkü cidden üzücü.Katie model olmaya çalışan bir kızdır.Kendisi de çok güzel bir kız.Ancak ajansı ona daha güzel bir portfolyo oluşturması için daha güzel bir fotoğrafçı bulması gerektiğini söylerler.Ancak bu fotoğrafçılar oldukça pahalıdır ancak iş çıkışı bir gün Katie,şans bu ya,bir fotoğrafçının ücretsiz fotoğraf ilanını görür.Orayı arar ve gider.Üç kardeş olan Georgy,Ivan ve Nicholay ile tanışır.Fotoğrafını çekmek için soyunmasını ya da daha açık şekilde pozlar vermesini istemeleri üzerine Katie orayı terk eder.Ancak kardeşlerin en küçüğü olan Georgy,kıza aşık olur ve evine girer.Ona tecavüz eder ve kızın hoşlandığı çocuğu öldürür gözleri önünde.Sonra kardeşlerini arar ve onlar gelince kıza uyuşturucu verip onu bayıltırlar.Kız gözünü bir bodrum katında çırıl çıplak bir halde açar.

The Perks Of Being A Wallflower

Yapım : 2012
Tür: Drama / Romance
İMDb Puanı : 8,1

Queen's Review : 10 /10

Yıllar geçip bir kült oluşturan filmlerden olacak bu film kesin.

Bir 'Breakfast Club' olacak insanlar için.

Hayatımda bu kadar eğlendiğim ve gülümseyip,ağladığım film izlememiştim neredeyse.Müzikleriyle,konusuyla,sinemaya yansıtılıış şekliyle olsun br numaraydı bence.


Aslen kitabı ilk çıktığında epey tereddüt etmiş ve alıp okumamıştım.Ancak kitabı da filminin güzelliğinin yarısı kadarsa 'absolutely' okuma listeme eklenmiştir.

Ki zaten genllikle kitapları filmlerinden çok daha güzel olur her zaman.O nedenle büyük umutlarım var.

Konusuna kısaca değineyim diyeceğim ama izlemelisiniz tam olarak izlemek için.Kısaca şöyle,Charlie(logan Lerman) sorunları olan bir çocuk.Geçmişinde yaşanan bazı olaylar nedeniyle yaralı bir çocuk aslında daha çok.Sam(Emma Watson) ve Patrick(Ezra Miller) lise son sınıf öğrencileri ve üvey kardeşler.Birbirleriyle süper bir uyumları var.Ve Charlie'yi de yanlarına alıyor ve arkadaş oluyorlar.Ancak Charlie Sam'e aşık oluyor.Sam ise lisenin ilk yıllarında kötü davranışlarda bulunmuş ancak şimdi ünniversiteye girebilmeye çalışan bir kız.Patrick ise daha karmaşık bir karakter.Patrick bir gay.Ancak sevdiği çocuk gay olduğunu kimseye anlatmayan bir çocuk.Lisede Amerikan Futbolu oynayan Brad,Patrick ile birlikteyken çok iyi biri,okula döndüklerinde de bir jerk!

Kısaca okulu atlatmaya çalışan,arkadaşsız ve bunalımda olan bir çocuğun ruhen kendini bulamamış bir kız ve onun kalbindeki acıyı vurdumduymazlıkla dışarı vuran üvey kardeşinin hikayesi.Hepsi bir şekilde birbirlerini iyileştiriyorlar.

Robots

Yapım : 2005
Tür: Comedy / Animation / Advantıre
İMDb Puanı :  6,3

Queen's Review : 10 /10

Ahh.Animasyonlar kesinlikle benim alanım.Neredeyse tüm animasyonları izledim herhalde.

Ama bunu izlememişim.Unbelievable! Üstelik de Robots Ice Age'İn yapımcılarından çıkan bir animasyonken.Bunu fark ettiğim ilk anda daha bilgisayarımı açtım ve hemen izlemeye başladım.
Açıkçası izledikçe kendime olan kızgınlığım daha da arttı.Çünkü o kadar güzeldi ki.İzlemeye doyamadım bir daha izledim.Sanırım ben de 10 yaşındaki bir çocuğun ruhu var.Çünkü filmi tarif etmek için aklıma gelen cümle de bir başka animasyonun repliği.

Hani 'Despicable Me' animasyonunda Agnes dediği gibi tabiri caizse "İt's so fluffy I'm gonna die!"

Fender ve Rodney ilk karşılaşmasında
Fender Rodney'nin resmini çekerken.
Konusuna biraz değinirsek eğer,Rodney robotların icat idolü olan Bigweld'e hayrandır.O da hep onungibi bir 'inventer' olmak ister.Babasına yardım için yapmış olduğu ilk icadını alır ve Robot City'ye doğru yola çıkar.İlk karşılarştığı robot Fender olur.Ki benim favorimdir.Sonra da Bigweld'i bulamadığında yine Fender ile karşılaşırlar.Ve sonra da onun ailesi,arkadaşlarıyla.Hepsi birbirinden güzel bir çok eğlenceli karakterler.Özellikle Fender ve Aunt Fanny.

Fender'a çok takık olduğumun farkındayım.Ama bir kez izlediğinizde nedenini anlayacaksınız.Ama kısa bir açıklama yapma gereği hissediyorum.Gerek onu seslendiren ve çok sevdiğim,çok büyük bir hayranı olduğum oyuncu Robin Williams nedeniyle,gerek karakterin süpper komik ve ilginç oluşundan Fender benim gözdem.
Britney Spears'ın Hit Me Baby One More Time şarkısını söylediğinde ya da 'heeellp' deyiş şeklinin harikalığında o karaktere aşık oldum ben :D

15 Ocak 2014 Çarşamba

Drinking Buddies

Yapım : 2013
Tür: Comedy / Drama / Romance
İMDb Puanı :  6,2 

Queen's Review : 10 / 3

Bu film beni sıktı.

Aslen izlerken eğlenceli olacağını düşünmüştüm.Komik,aşk dolu.Ama hiçbiri olmadı.Yalnızca biri olsaydı yeterdi yani.

Filmin eleştirisini bile yazarken sıkıldım.O derece.

Aslen sıkıcılıktan çok belki de filmde aslen hiçbir şey olmayışından kaynaklı beklenti birikiminin verdiği bir rahatsızlık hissi bırakıyor insanda dersem daha doğru olacak gibi.

Tüm 90 dakika boyunca ha bir şey olacak,de bir şey olacak diye beklemekten yorgun düştüm yahu...

Uzatmayacağım.Konusunu hemen açıklayıvereyim sizlere;

Şöyle ki,aynı iş yerinde çalışan Kate ve Luke birbirlerine çok benziyorlar.Huy bakımından.İkisi de işleri gereği midir yoksa alkolikler mi bilemedim ama (bira fabrikasında çalışıyorlar) biraya ve içkiye çok düşkünler.

İkisinin de birer ilişkileri var.Kate'in sevgilisinin adı Chris,Luke'un kız arkadaşının adı da Jill.İkisi de hayatlarından mutlular.İkisinin de sevgilileri onlardan farklılar,daha oturaklı,aklı başında ve başarılı insanlar.Onlar bunlara nasıl aşık olmuşlar bilmem.Neyse,sonra birlikte 'double date' yani bir çeşit çifte randevuya çıkıyorlar.Chris'in sahil kenarındaki evine gidiyorlar.Ve sonra bazı nedenlerden dolayı Chris ile Kate ayrılıyorlar.Ancak Luke Jill ile olan ilişkisine mutlu mesut devam ediyor.Evlenmek üzereler artık.Sonra yalnız kalan Kate Luke'a bir şeyler hissettiğini fark ediyor.Falan falan.

En sonunda ise kavga etmiş erkadaşlar barışıyorlar.The End.

Allah aşkına bu nedir ya! Ne konusu var,ne bir olay anlatıyor.Öyle onlar hayatlarını yaşarken bir kızın saçma sapan erkeksi hareketlerini görüyoruz.Amaaan.Çok sıkıcıydı.Kesinlikle beğenmedim.Hatta ve hatta hayal kırıklığıydı.

Tavsiyemi göz önünde bulundurur izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz ancak izlerseniz de iyi seyirler dilerim...

14 Ocak 2014 Salı

The Breakfast Club

Yapım : 1985
Tür : Comedy / Drama
IMDb Puanı : 8,0
Queens Review : 10 / 6

The Breakfast Club izlendi...

Çok methedilen,tüm arkadaşlarım tarafından izlenen ve izlemediğim için yargılandığım bir filmdi kendileri.

Ama açıkçası o kadar da beğenmedim.Bundan önce 'Pretty Woman' ve 'Sixteen Candles' filmlerini izledim ve sanırım bu filmler kadar eğlenceli filmleri The Breakfast Club'dan önce izlememeli.Zaten büyük beklentilerle başladığım bir filme önceki ruh halim de eklenince film kötü gibi durdu gözümde.O kadar eğlenceden sonra biraz aşağı çekti beni sanırım.

Ancak konusu ve oyunculuk açısından güzeldi.Enteresan desem daha tam olacak galiba.


Kısaca konusunu özetleyecek olursam, 'detention' yani cezaya kalan 5 arkadaşı anlatıyor.Hepsi birbirinden farklı.Biri zengin popüler bir prenses,diğeri güreş takımının yıldızı sporcu,bir diğeri hayatında hiç 'F' yani bir nevi '0' almamış zeki bir çocuk,diğeri anne babasının onu görmezden gelmesi vs problemleri yaşayan ve bu duruma tamamen herkesi iterek karşılık veren bir kız ve son olarak ailesinde içkici,şiddet uygulayan bir baba problemi olan isyankar bir genç.Hiç olmayacak bir şekilde bir araya geliyorlar vs vs...


Sixteen Candles


Yapım : 1984
Tür : Comedy / Romance
IMDb Puanı : 7,2
Queens Review : 10/10

Sixteen Candles bir başka çok bilinen ve hayranının bol olduğu bir film.
Yine izlemek için çok beklediğim ve bahaneler uydurduğum ancak izleyince "neden bu kadar bekledim" diyebildiklerimden oldu.
Konusu öyle pek ahım şahım olmasa da izlemesi çok keyifliydi doğrusu.İzlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.

Konusu dediğim gibi sıradan olsa da karakterleri çok eğlenceliydi.Mesela Ted.Ulaşamayacağını bilse de asla pes etmedi ya.Çok tatlıydı.Samantha'nın başkasını sevdiğini anlayınca aralarında çekildi ve hatta Jake ile arralarını yaptı.O kadar sevimliydi ki! :)
Ama Jake'i de unutmayalım.O popüler çocuk kızın ona aşık olduğunu öğrendğinde nasıl eridi ama :))
Sam'de haklı hani.Jake de Jake yani!
Jake'in Ted'e yaptığı yardımlar da çok hoştu.Arabada uyanma sahnesi çok güzeldi.
Ted süpersin!


Ted'in Sam'in kilodunu gösterdiğinde tüm inek çocukların gösterdiği tepki harikaydı.Erkekler bazen (hatta çoğunlukla) ne kadar da salak oluyorlar,değil mi? :)

Sam'in doğum gününü unuttuklarında çok kızdım aslında.Evet diğer kızları evleniyor olabilir ama insan da kızının doğum gününü unutmaz yani.Neyse...

Samantha'nın ailesi de bir o kadar süperdi.Hepsi birbirinden renkliydi.Açıkçası çok eğlenceli bir film.Çok beğendim.

Son sahnesi özellikle çok romantikti.Bir kızın dileğinin yerine gelşini çok hoş ve duygusal bir biçimde yorumlamışlar.Gülümseyerek kapattım ekranı.Kesinlikle tavsiyemdir.Bazı filmler boşuna kült olmuyor demek ki.

İşte size izleyen herkesin bildiği o meşhur sahne...

Pretty Woman


Yapım : 1990
Tür : Comedy / Romance
IMDb Puanı : 6,9
Queens Review : 10/10


 Pretty Woman...

Daima izlenmesi gereken filmler arasında adı geçen bir klasik olmuştur artık.Hep izleyeceğim,izleyeceğim diye erteleyip durduğum filmlerdendi.Sonunda ertelemeyi bıraktım ve açtım izledim.

Eski filmlere karşı hep bir adım geride dururum ben.Çünkü çoğu insanın da düşündüğü gibi filmler zamanında izlendiğinde güzel oluyor genellikle.Mesela ilk Chucky çıktığında uyuyamamıştım ben izledikten sonra.Ama şimdi izleyince diyorsun ki bunun nesinden korkmuşum.Scream serisi de aynı şekilde mesela.Ya da Stephen King'in 'O' su gibi.Evet bir kült oluşturuyor bu filmler.Ama ancak zamanında izlediğinizde gerekli duyguları yaşayabiliyorsunuz.

Açıkçası Pretty Woman'da da aynısı olacak diye korktum.Ama dedim ki içinde Julia Roberts var,Richard Gere var.En kötüsü ne kadar kötü olabilir ki?

Az önce bazı filmlerin zamanında güzel olduğunu söylerken şunu da eklemem gerek diye düşünüyorum.Hakkını vermem lazım.Bazı filmler ise zamana karşı gelebiliyorlar.Ne zaman izlerseniz izleyin aynı duyguyu hatta belkide ilk izlediğinden daha da fazlasını keşf ettirebiliyor insana.Ve sanırım Pretty Woman bu filmlerden biri.

Günümüz gençleri şimdi oldukça film seçeneğine sahipler.Ama şahsım adına konuşuyorum,artık eskisi kadar iyi filmler çekilmiyor malesef.Biz gençler  de,tabi tamamımız değil elbette belirli zevk sahibi olan bir kısm olarak,eski filmleri baştan yahut yeniden izleme geleneğini ortaya çıkarttık.

Filme dönecek olursam,film bir harikaydı! Julia Roberts o kadar güzel bir kadın ki ona bakarken kendmi çirkin hissettim yani.Richard Gere,annlerimizin gençlik aşkı (benim annemin mesela) hala aşık olunabilinecek kadar çekici bir adam.Ve Julia ile ikisi arasındaki uyum mükemmel.Hani bazı filmler vardır konusu harikadır ancak oyuncular o kadar uyumsuzdur ki sonunu getiremezsin,işte en gıcık olduğum şeylerden biridir bu benim.Ama bu filmdeki oyuncu uyumu tek kelimeyle mükemmeldi.

Bazı sahnelerde kırıldım gülmekten,bazılarında ise non-stop gülümsedim.Anlayacağınız tebessümle biten ve o tebessümü gerçekten hissedebileceğiniz ender filmlerden Pretty Woman.Filmin eleştirisine geri dönecek olursam,Vivian,filmimizin ana karakteri,filmin başından sonuna o kadar değişiyor ki,Julia'yı takdir ediyor insan izlerken.Başlarda biraz sokak ağzı olan bir kadını canlandırırken sonra (ara sıra bu halleri yeniden ortay çıksa da) aslında oldukça hoş ve görgülü bir hanımefendiye dönüşüveriyor.İlk halleri falan çok hoştu aslında.Epey komikti de.

5 Ocak 2014 Pazar

Community -(Season 5)-


Yapım : 2009-
Tür : Comedy
IMDb Puanı : 8,7
Queens Review : 10/10
Bu dizi 4 sezondur benim Favorilerim arasındaydı zaten.5. sezonun başladığını gördüğüm ilk anda sevinçten resmen çığlık attım.

Ancak ilk bölüm beklediğim gibi değildi.Bir kere benim gözdem,Pierce Hawthorne yok!
O kadar üzüldüm ki buna.Jeff ile atışmalarını,her şeye Gaylikle ilgili bir kulp takmasını özleyeceğim...

Onun yerine geçen Professor Buzz Hickey korkunç! Pierce'in yanından bile geçemez.Yani anlayacağınız 5. sezonun ilk bölümünü izleyip benim gibi hissedebilisiniz,Dikkat!

Ama iyi bir haberim var.2. bölümü izleyince insanın beklentileri yeniden artıyor.2. bölüm kesinlikle Community kalitesini taşıyordu.Dean Craig Pelton <3 Bu adam bir harika!

Jeff ile aralarında geçenler insanı zorla güldürüyor sanki.
Alen sezon şöyle başladı.Jeff avukatlıkta tutturamamış ve hayatı mahvolmuştur.Greendale Üniversitesinden mezun olmuş bir mimarın yaptığı bir köprü yıkılmış ve mimarın avukatları da eğitim yetersizliği için Greendale'i suçlamaktadırlar.Jeff'de oraya mimarın adına gider ve Greendale'i kurtarma yalanı altında belgele ulaşmak istemektedir.Ancak benim adamım Dean Craig diğer grup üyelerini de çağırır.Ve BAM! Bizim ekip yeniden bir arada...

Diğerlerinin de hayatlarının o kadar harika olmadığı da hemen 5 dkada ortaya çıkar.Ve birlikte Greendale'de kalmaya karar verirler.Jeff öğretmen olur ve bizimkilerde yenidne başka meslekler için eğitim almaya başlarlar.

İkinci bölümde ise Jeff'in öğretmenliği bir komediydi zaten başlı başına.O nedenle ikinci bölümü şiddetle izleyin derim.Community beklenilene yakın bir başlangıç yapamasa da ikinci bölümde kesinlikle toparlama işaretleri yolluyor izleyiciye.
5.Sezondan olmasa da,bu resim benim bir diğer favori karakterim olan Annie Edison'ın en sevdiğim resimlerinden biridir ;)