Sayfalar

2000'ler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2000'ler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2014 Cuma

Happy Feet Two


Yapım : 2011
Tür: Comedy / Animation / Family
İMDb Puanı : 5,9
Queen's Review : 10 / 10



Bu animasyonu ilkinden daha çok beğendim aslında.Mumble ve Gloria'nın oğulları Erik çoook tatlı değil mi ama ? :)

<<<<--- Baksanıza şu gözlere :))

Bu eleştiride de serinin ilkine uyup  yorumu sona bırakayım diyorum.
Öyleyse işte konusu...


Mumble ve Gloria'nın bir oğulları olmuştur.Erik.Ancak Erik de tıpkı babasının küçüklüğünde olduğu gibi aileye tam anlamıyla uyum sağlayamıyordur.Yani babası ve artık neredeyse tüm İmparator Penguenleri gibi dans edemiyordur.

Bu konuda çok üzülen Erik,arkadaşları ile uzaklaşır ve Ramon ve diğerlerinin yanına gider.Orada da tıpkı İmmparator Penguenleri'nin şuanki hali gibi ilk filmden beridir epey değişmiştir.

Happy Feet'de boynundaki plastikten kurtulmaya çalışan Lovelace insanların yanından bir arkadaş ile dönmüştür.Sven.Sven bir Atlantic Puffin.Bir kuş.

Ancak bunu herkesten gizleyen Sven,kendini uçabilen bir penguen olarak tanıtır.Ona neredeyse bir tanrı muamelesi yapan Lovelace ve diğerleri ile karşılaşan Erikde onlarla aynı fikre kapılır.Ve Sven'i bir nevi idol haline getirir.Ve uçmak istediğine karar verir.

Oğlunu aramaya çıkan Mumble ise baba olmakla ilgili ciddi sorunlar yaşamaktadır.Oğlu ile tam olarak iletişime geçemediğini düşünen Mumble,Erik'in uçmak istediğini ve o Sven denilen uçan pengueni kendisinden daha çok sevdiğini fark ettiğinde ne yapacağını şaşırır.Ne dese uçma isteğinden vazgeçmeyen Erik ile uğraşırken aslında daha büyük bir sorunları olduğunu fark eder.

Küresel ısınma nedeni ile eriyen buzullar parçalanmaya ve kutup şekil değiştirmeye başlar.Uzaklardan kopan bir büyük buzul parçası Gloria ve diğerlerinin bulunduğu bölgeye çarpar ve tüm penduenleri iki büyük buzulun tam ortasında bırakır.Çıkış yolu bulamayan penguenler aç kalma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar.

Tepelerinde onların ölümünü bekleyen yırtıcı kuşların da pek heves açıcı olmadığı kesindir.Moral açısından da yıkılan penguenlerin şimdi tek şansları vardır Mumble.Mumble sayesinde birleşen diğer penguenler onları kurtarmaya çalışacaklardır.Bu sırada da Mumble oğlu Erik ile arasını düzeltmelidir.

Bu hikayede bir de ek olarak iki krill (karides)'in hikayesini de izliyoruz.Bir nevi yan hikaye gibi.Olaylar olurken onlarda orada oluyorlar ancak o kadar minikler ki,pek katkıları olmuyor denilebilir.
Kısaca açıklamak gerekirse,Will ve Bill krill sürürlerinden ayrılıp hayatlarını değiştirmeye çalışıyorlar.Yani Will değiştiriyor,Bill yalnızca isteksizce yanında bulunuyor diyebiliriz.

Küçük ve genel konuyla ilgili olmasalarda,animasyonun kendisinden daha komik olmuşlar bile diyebiliriz.Hatta "Ben artık yemek olmayacağım,ben de etcil olup birilerini yiyeceğim." felsefeleri süper komikti. :))

Sonuç olarak,harika bir animasyon daha izleyeceksiniz.Yorum kısmını çok uzatmama gerek yok.Aslında konusunu yazarken aralarına eklediklerim fikrimi genel olarak belirtiyor.
Tavsiyemdir...


Happy Feet


 
Yapım : 2006
Tür: Comedy / Animation / Family
İMDb Puanı : 6,5
Queen's Review : 9 / 10




Happy Feet gerçekten eğlenceli animasyonlardan biri.KArakterler harika olmuş.Özellikle de Ramon beni benden aldı :D
Gerçi onu seslendiren Robin Williams ama.O adam baaşka ya.

Neyse.Bu kez yorumu sona saklayıp hemencecik konusuna geçmek istiyorum.

* İ-P : İmparator Penguenleri *


Bu animasyonda İmparator Penguenlerin (İ-P) dünyasına giriş yapıyoruz.Happy Feet bize İmparator Penguenlerinin kendilerini şarkı söyleyerek ifade ettiklerini anlatıyor.Tüm İ-P'leri şarkı söylemede süper bir yetenekle doğarken Mumble,harika seslere sahip bir anne babadan olmasına rağmen,bir ilk olarak dans etme yeteneği ile doğar.Bunun sebeblerinden biri de babasının onu yumurta iken düşürmesidir.

İlk yumurtadan çıkışında herkesi hayretler içinde bırakır.Ve dans etmeye başlar.Babası bu durumdan hiç ama hiç memnun değildir.

Annesi avlanmadan geri döndüğünde şaşırır ancak yumurtayı düşürme olayından habersiz olduğu için kocasını suçlamadan oğlunu olduğu gibi kabul eder.

Ancak herkes annesi kadar kabul edici bir doğaya sahip değildir.Neredeyse tüm İ-P'leri Mumble'ı dışlarlar,Gloria dışında.Gloria müthiş bir sese sahiptir.Ve çok akıllıdır.Mumble daha onu gördüğü anda aşık olmuştur.

Sonraları ailesinden uzaklaşan Mumble farklı tür penguenlerin arasına girer.Orada tanışdığı 5 penguenle hemen arkadaş olurlar.Mumble hep penguenlerden çok daha fazlası olduğuna inanıyordur.Yiyecek azalmasına neden olanın da bu insanlar olduğuna inanır.Durmadan onlara derdini anlatmaya çalışır.Ve bir şekilde gerçekten de insanlar ile iletişime geçer.Ve sonrasını izleyip görün diyorum.





Aslen güzel,eğlenceli olduğu kadar da izleyiciyi düşündüren bir animasyon Happy Feet.Kutuplara neler yaptığımızı,hatta ve hatta yalnızca oraya değil tüm doğanın dengesine olan etkimizi düşündürten bir animasyon.Kesinlikle izleyin.Çocuklarınıza,kardeşlerinize,anne babanıza izlettirin.
Çok etkilenecek ve bu sırada da çok eğleneceksiniz...

6 Şubat 2014 Perşembe

Surf's Up

Yapım : 2007
Tür: Animation / Comedy / Family
İMDb Puanı : 6,8
Queen's Review : 8 / 10


İzlediğim en değişik animasyonlardandı.Hiç biyografi kıvamında bir animasyon izlememiştim vallahi.Ama pek keyifli oluyormuş meğer.

Yaratılan karakterler çok sevimli ve komik.İzlerken başta emin olamadım ancak sonlara doğru favori animasyonlarım arasındaki yerini aldı.Söylemeliyim ki son dakikada girmesine rağmen oldukça iyi bir sırada :)

Yani tavsiye eder miyim? Evet...

Konusuna değinelim hemen.

Cody Maverick bir surfçü penguendir.Onun bir nevi biyagrafisi yapılıyordur.Biz kamera arkalarını ve çekimleri izliyoruz.Cody diğer penguenler gibi iri değildir.Özellikle kardeşi kadar.Tabiri caizse o ailedeki 'küçük yumurta'dır.

 Bu durumdan hiç de memnun olmayan Cody küçükkken onların bölgelerine bir sörfçü gelir,Big Z,ve ona 'Z' yazan kolyesinden vererek çok büyük işler başaracağı gibi bir şeyler öyler.Bu bizim mutsuz Cody için bir nevi hayat amacı haline gelir.Ve tıpkı idolü Big Z gibi sörfçü olmak ister.Ancak bunda berbattır.

Kendi alanlarındaki tek sörfçü olan Cody,abisi ve diğer penguenler tarafından ezilir.Babası da olmayan Cody'e dester verecek tek kişi annesi kalmıştır.Sonra Cody gibi sörfçülerin alanı olan bir adaya gitmek için seçilen Cody oraya giderken çok büyük hayaller kurmuştur.Ancak oraya vardığında işlerin yalnızca istemekten oluşmayacağını fark eder.


O ada Cody için bir çok şeyin ilki olacakır.İlk aşkı tadacak,hiç ummadığı biri tarafından eğitilecek,çok yakın arkadaşlar hatta hayranlar elde edecektir.

Biz de tüm bunları süper bir espiri anlayışı ile senaryolaştırılmış bir şekilde izleyeceğiz.Aynı zamanda Cody'nin biyagrafisini tabi :)


4 Şubat 2014 Salı

The Roommate


Yapım : 2011
Tür: Drama / Horror / Thriller
İMDb Puanı : 4,8
Queen's Review : 5 / 10

Aslen beğendim.Ancak fragmanını izlerken daha gergin bir film olacağını düşünmüştüm ne yalan söyleyeyim.Pek de gerilmedin yahut heyecanlanmadım ben.

Biraz acıklı bir filmdi bence.Kızın adına üzüldüm.Aslında ikisinin adına da.Biri hasta bir kız ve anladığım kadarıyla arkadaşsız,diğeri de popüler ve oldukça güzel bir kız ancak çok talihsiz.En azından oda arkadaşı konusunda.Düşünsenize,o kadar insanın içinden sana pisikopat düşsün! :D

Yani kısaca konusuna geçmeden evvel diyebilirim ki izlemesi eğlenceli bir filmdi.Belki korkup gerilmeyebilirsiniz ama keyifli bir zaman geçireceğinize eminim.

Yeni üniversiteye başlayan Sara yeni oda arkadaşı Rebecca ile tanışır ve onun oldukça zengin ve aslen iyi bir kız olduğunu düşünür.İkisi yalnızken epey eğlenirler ancak Sara yeni arkadaşlar edindikçe Rebecca tuhaflaşır.

Hatta diğer arkadaşlarından Rebrecca'nın onları tehdit ettiği bile kulağına gelir.Ancak sorduğunda Rebecca çok doğal davranır ve yalan söylediklerini söyler.Sara ona inanır ve konuyu kapatır ve hayatının hatasını yapar bir nevi.
Yalnızca yeni arkadaşlar değil aynı zamanda bir erkek arkadaş da edinen Sara artık iyice sosyalleye başlamıştır ve Rebecca bundan hiç memnun değildir.

Aslen konudan evvel karakterleri biraz anlatmam gerekirdi ancak şimdi anlatsam da olur diye düşünüyorum :)

Sara'nın ablası ölmüştür.Ondan ve diğer herşeyden uzaklaşmak için ULA'e başvurmuştur.Hemen öncesinde erkek arkadaşından ayrılması da bir etkendir tabi.Tüm bunlarla beraber Sara bir nevi evden uzaklaşma gereği duyan biri haline gelmiştir.

Rebecca ise tabiri caizse para içinde yüzen bir kızdır.Ancak pisikolojik olarak rahatsız bir kızdır.Tüm hayatı oyunca kendisini hep tek bir kişiye adama üzerine kurulu arkadaşlıklar yaşamış ve dolayısıyla da karşı tarafı ürkütüp kendinden daima kaçıran taraf olmuştur.
ULA'a geldiğinde oda arkadaşının arkadaş canlısı tavırlarından çok hoşlanır ve her zaman yaptığı gibi onu benimser ve yalnızca kendisinin olsun ister.

Bence burada çok yalnız kalmış bir kızın dramasını da izlemiş oluyoruz.Evet bunu doğal ol
arak kimse anlamıyor filmde,en azındna o gözle bakmıyorlar,ancak bence öyle...

Filme tek eleştirim şudur: "Kediciği neden öldürttünüz yahu?!! Sokağa da salabilirdi yani :("
:( Unutulmayacaksın :(

İzlemesi keyifli bir film.Kedili kısım hariç!

İzlemezseniz çok şey kaçırırsınız diyebileceğim bir film olmasa da izlemenizi tavsiye edebileceğim katagoriye giren filmlerden oldu...

Sara'nın bu şapkasınına bayıldım ya.Kendime de alayım diye çok aradım ancak henüz bulabilmiş değilim. :(

21 Ocak 2014 Salı

The Hunger Games


Yapım : 2012
Tür: Advanture / Sci-Fi / Thriller
İMDb Puanı : 7,3
Queen's Review : 10 / 10


Suznne Collins'in yarattığı 3 kitaplık seriden sinemaya uyarlanan The Hunger Games (Açlık Oyunları) çok başarılı bir yapım.Sinemaya uyarlanan br çok filmde izleyiciler ve hayranlar hayal kırıklığına uğruyor.Senaristlerin mahvettiği çok güzel kitaplar gördük hepimiz.Ancak şükür ki The Hunger Games'e bunu yapamamışlar.


Film baştan sona bir harikaydı.İlk sinemada izlediğimde tam olarak hayal ettiğim gibi olduğunu düşündüm.Yalnız oyuncu kadrosu için bir iki laf etmek gerek diye düşünüyorum.Katniss Everdeen rolü Jennifer Lawrence tarafından çok güzel bir şekilde canlandırılmış olsa da Peeta Mellark rolüne Josh Hutcherson hiç olmamış.Kitapta Peeta'yı çok daha sevimli bir çocuk olarak hayal etmiştim.Ve film ilk çıktığında bir çok hayranda benimle aynı fikri beyan etmişti.Ama ne yapalım  çocuk seçilmiş bir kere.Bize de izlemekten başka bir şey düşmez.


Görsellik açısından seyirciyi ve özellikle fan'ları doyuran bir film olmuş The Hunger Games.Filmde kitaptan alınan ve başarılı bir şekilde yansıtılan çok sahne vardı.Rue ile Katniss'in ilişkisinin içtenliğini tam anlatamamış olduğunu düşünsem de kitabını okumadan izleyenler için yeterliydi.Yani fanları değilse de izleyici tatmin ettiğini düşünüyorum.En azından Rue'nun ölümü yeteri kadar etki bırakabildi.

Ben o bölmü okuduğumda çok ağlamıştım.Ancak son kitabın sonlarına doğru olanlar beni üç gün sürecek bir bunalıma sürüklemişti.Şuan her ne kadar filmin eleştirisini yapıyor olsam da kitaplarını okumadan geçmeyin demek zorunda hissediyorum kendimi.Çünkü kaçırılmaması gereken serilerden biri.Filminin çıkmasını beklemeden Katniss'in yolculuğuna şahit olun derim.

Rue'ya geri dönersek,ölümünden sonra Katniss'in işareti ve sonrasında gelen özgürlük arayışı serinin konusunu oluşturuyor çünkü.Bir nevi dönüm noktası.

Yorumumu konusuna kısaca değinerek bitireceğim.O zaman Rue'nun nasıl bri önem taşıdığını daha net anlamış olacksınız.

13 mıntıkadan oluşan Panem diye bir ütopik şehirdeyiz.1. mıntıka başkent.Capitol.2. ve 3. mıntıkalar da bir nevi Capitol'ün yan kolları gibiler.Mıntıka numaraları büyüdükçe içerisindeki halk da fakirliyor.Her mıntıkanın kendine ait bir işi,görevi var.Bizim Katniss 12. mıntıkada yaıyor.Ve o mıntıkanın işi madenden kömür çıkartmak.Ve asla birbirleriyle görüşmüyorlar.Kimse kendi mıntıkasının dışına çıkamıyor.Bir nevi kendi hallerinde Capitol ve diğer iki mıntıka için gönüllü çalışan köle gibiler bence.Ancak sonra
13. Mıntıkada bir isyan çıkıyor ve Capitol orayı savaşta yerle bir ediyor.Sonra insanlar bir daha cesaret edip de yeniden isyan edemesinler diye bir nevi bir gövde gösterisini,korkutma politikasını temsil eden bir 'oyun' ortaya çıkartıyor Capitol.Oyunun adı da The Hunger Games (Açlık Oyunları).

17 Ocak 2014 Cuma

I Spit On Your Grave

Yapım : 2010
Tür: Crime / Horror / Thriller
İMDb Puanı : 6,3
Queen's Review : 10 / 6


Bu film serinin ilk filmi.İlk izlediğim zaman çok beğenmiş ve hemen ikincisini izlemeye koyulmuştum.Ancak ikincisi o kadar güzeldi ki,ilkini gölgede bıraktı.

O açıdan bu filmi ilk izleyenlerden biraz daha farklı gözle bakıyorum bu filme ve karşılaştırmadan duramıyorum devam filmi ile.

Beynimi biraz rahatlatıp tarafsız bir şekilde eleştirmeye çalışacağım.Öncelikle başrol Jennifer Hills'i canlandıran aktrist çok güzel bir bayan.Sarah Butler.Filmdeki rol yeteneğini çok çok beğenmesem de (karşılaştırmadan edemiyorum arkadaş! 2. filmdeki kızı hatırladıkça bu çocuk oyuncağı gibi geliyor.) güzel bir filmdi.Zevk aldım izlerken.Gerilimi bol,hatta bir yerde tırnak yediğimi fark ettim.
"Such a clishé!"

Konusu ise kısaca,Jennifer bir yazardır.Kendine ormanda uzak bir ev tutar.Ancak yolda benzin almak için durduğunda 3 adamla karşılaşır ve bir tanesi onunla flört etmeye kalktığında çocukla dalga geçer ve oradan ayrılır.Gölün kenarında,güzel ve sessiz bir ev ortamı eşliğinde yazmaya başlar.Evde bazı tamir işleri çıkar ve bir tamirci çağırır.Gelen çocuk bir nevi engelli bir çocuktur.Ve yardımları için onu öper.Ancak bu çocuk,Matthew,aslında kızın eve gelirken karşılaştığı o üç adamın,Johnny,Stanly ve Andy,arkadaşıdır.Onlara Jennifer'ın kendisini öptüğünü söyler ve flört girişimine red yemiş olan Johnny ile arkadaşları dalga geçerler.Sinirlenip kızın evine girmeye karar verdiklerinde de iş değişir.

Jennifer neye uğradığını şaşırır ve tecavüze uğrar.Kaçmaya çalışır ormanda iki adama rastlar.Bunlardan biri kasabanın şerifidir.Ancak bu şerif ,şerif Storch,diğerleri gibi değildir malesef.Ve kızı geri getirir.Kız tecavüze uğramaya devam eder ve en sonunda onlar onu öldüremeden kaçar.Sonra intikam için geri döner.

 Film güzeldi.Ancak biraz clishé idi malesef.Ancak izlemesi keyifli bir gerilim filmi olabilir kesinlikle.

Çünkü heyecan veren ve gerçekten gözünüzü ekrandan ayıramadığınız sahneleri var.

Tavsiyemdir...

The Perks Of Being A Wallflower

Yapım : 2012
Tür: Drama / Romance
İMDb Puanı : 8,1

Queen's Review : 10 /10

Yıllar geçip bir kült oluşturan filmlerden olacak bu film kesin.

Bir 'Breakfast Club' olacak insanlar için.

Hayatımda bu kadar eğlendiğim ve gülümseyip,ağladığım film izlememiştim neredeyse.Müzikleriyle,konusuyla,sinemaya yansıtılıış şekliyle olsun br numaraydı bence.


Aslen kitabı ilk çıktığında epey tereddüt etmiş ve alıp okumamıştım.Ancak kitabı da filminin güzelliğinin yarısı kadarsa 'absolutely' okuma listeme eklenmiştir.

Ki zaten genllikle kitapları filmlerinden çok daha güzel olur her zaman.O nedenle büyük umutlarım var.

Konusuna kısaca değineyim diyeceğim ama izlemelisiniz tam olarak izlemek için.Kısaca şöyle,Charlie(logan Lerman) sorunları olan bir çocuk.Geçmişinde yaşanan bazı olaylar nedeniyle yaralı bir çocuk aslında daha çok.Sam(Emma Watson) ve Patrick(Ezra Miller) lise son sınıf öğrencileri ve üvey kardeşler.Birbirleriyle süper bir uyumları var.Ve Charlie'yi de yanlarına alıyor ve arkadaş oluyorlar.Ancak Charlie Sam'e aşık oluyor.Sam ise lisenin ilk yıllarında kötü davranışlarda bulunmuş ancak şimdi ünniversiteye girebilmeye çalışan bir kız.Patrick ise daha karmaşık bir karakter.Patrick bir gay.Ancak sevdiği çocuk gay olduğunu kimseye anlatmayan bir çocuk.Lisede Amerikan Futbolu oynayan Brad,Patrick ile birlikteyken çok iyi biri,okula döndüklerinde de bir jerk!

Kısaca okulu atlatmaya çalışan,arkadaşsız ve bunalımda olan bir çocuğun ruhen kendini bulamamış bir kız ve onun kalbindeki acıyı vurdumduymazlıkla dışarı vuran üvey kardeşinin hikayesi.Hepsi bir şekilde birbirlerini iyileştiriyorlar.

Robots

Yapım : 2005
Tür: Comedy / Animation / Advantıre
İMDb Puanı :  6,3

Queen's Review : 10 /10

Ahh.Animasyonlar kesinlikle benim alanım.Neredeyse tüm animasyonları izledim herhalde.

Ama bunu izlememişim.Unbelievable! Üstelik de Robots Ice Age'İn yapımcılarından çıkan bir animasyonken.Bunu fark ettiğim ilk anda daha bilgisayarımı açtım ve hemen izlemeye başladım.
Açıkçası izledikçe kendime olan kızgınlığım daha da arttı.Çünkü o kadar güzeldi ki.İzlemeye doyamadım bir daha izledim.Sanırım ben de 10 yaşındaki bir çocuğun ruhu var.Çünkü filmi tarif etmek için aklıma gelen cümle de bir başka animasyonun repliği.

Hani 'Despicable Me' animasyonunda Agnes dediği gibi tabiri caizse "İt's so fluffy I'm gonna die!"

Fender ve Rodney ilk karşılaşmasında
Fender Rodney'nin resmini çekerken.
Konusuna biraz değinirsek eğer,Rodney robotların icat idolü olan Bigweld'e hayrandır.O da hep onungibi bir 'inventer' olmak ister.Babasına yardım için yapmış olduğu ilk icadını alır ve Robot City'ye doğru yola çıkar.İlk karşılarştığı robot Fender olur.Ki benim favorimdir.Sonra da Bigweld'i bulamadığında yine Fender ile karşılaşırlar.Ve sonra da onun ailesi,arkadaşlarıyla.Hepsi birbirinden güzel bir çok eğlenceli karakterler.Özellikle Fender ve Aunt Fanny.

Fender'a çok takık olduğumun farkındayım.Ama bir kez izlediğinizde nedenini anlayacaksınız.Ama kısa bir açıklama yapma gereği hissediyorum.Gerek onu seslendiren ve çok sevdiğim,çok büyük bir hayranı olduğum oyuncu Robin Williams nedeniyle,gerek karakterin süpper komik ve ilginç oluşundan Fender benim gözdem.
Britney Spears'ın Hit Me Baby One More Time şarkısını söylediğinde ya da 'heeellp' deyiş şeklinin harikalığında o karaktere aşık oldum ben :D

5 Ocak 2014 Pazar

Community -(Season 5)-


Yapım : 2009-
Tür : Comedy
IMDb Puanı : 8,7
Queens Review : 10/10
Bu dizi 4 sezondur benim Favorilerim arasındaydı zaten.5. sezonun başladığını gördüğüm ilk anda sevinçten resmen çığlık attım.

Ancak ilk bölüm beklediğim gibi değildi.Bir kere benim gözdem,Pierce Hawthorne yok!
O kadar üzüldüm ki buna.Jeff ile atışmalarını,her şeye Gaylikle ilgili bir kulp takmasını özleyeceğim...

Onun yerine geçen Professor Buzz Hickey korkunç! Pierce'in yanından bile geçemez.Yani anlayacağınız 5. sezonun ilk bölümünü izleyip benim gibi hissedebilisiniz,Dikkat!

Ama iyi bir haberim var.2. bölümü izleyince insanın beklentileri yeniden artıyor.2. bölüm kesinlikle Community kalitesini taşıyordu.Dean Craig Pelton <3 Bu adam bir harika!

Jeff ile aralarında geçenler insanı zorla güldürüyor sanki.
Alen sezon şöyle başladı.Jeff avukatlıkta tutturamamış ve hayatı mahvolmuştur.Greendale Üniversitesinden mezun olmuş bir mimarın yaptığı bir köprü yıkılmış ve mimarın avukatları da eğitim yetersizliği için Greendale'i suçlamaktadırlar.Jeff'de oraya mimarın adına gider ve Greendale'i kurtarma yalanı altında belgele ulaşmak istemektedir.Ancak benim adamım Dean Craig diğer grup üyelerini de çağırır.Ve BAM! Bizim ekip yeniden bir arada...

Diğerlerinin de hayatlarının o kadar harika olmadığı da hemen 5 dkada ortaya çıkar.Ve birlikte Greendale'de kalmaya karar verirler.Jeff öğretmen olur ve bizimkilerde yenidne başka meslekler için eğitim almaya başlarlar.

İkinci bölümde ise Jeff'in öğretmenliği bir komediydi zaten başlı başına.O nedenle ikinci bölümü şiddetle izleyin derim.Community beklenilene yakın bir başlangıç yapamasa da ikinci bölümde kesinlikle toparlama işaretleri yolluyor izleyiciye.
5.Sezondan olmasa da,bu resim benim bir diğer favori karakterim olan Annie Edison'ın en sevdiğim resimlerinden biridir ;)

24 Eylül 2013 Salı

Dexter -(Dizi,Son Sezon ve Son Bölüm Eleştirisi)-


Yapım : 2006 - 2013
Tür : Crime / Drama / Mystery
IMDb Puanı : 9,1
Queens Review : 10/10


 Fenomen Dexter dizisinin Finali yapıldı geçtiğimiz gün.Dizinin ve karakterlerin hepsinin büyük bir hayranı olarak dizinin kendisiyle beraber bu son sezonu ve final bölümü "Remember The Monsters?" ı eleştirmek istiyorum Review Queen olarak.

 İlk olarak dizinin super duper heyecanlı olduğunu ve kesinlikle bağımlılık yaptığını düşünüyorum.İlk bölümünden itibaren televizyona kilitlenmiştim.Zaten Dexter rolünü müthi bir başarıyla oynayan Michael C.Hall'un yakışıklılığı ve bakışları bunda etkili olan en önemli ana faktörlerdendi.Eminim tüm kızlar da böyle düşünüyordur.Zaten bize aşık olacağımız bir Prince Charming verdiniz mi dizi bir başka izleniyor sanki.Gerçi Dex Prince Charming'den çok Dark Prince ama o daha makbul aslında.Çok sevdiğim bir diziden bir alıntı geldi aklıma şunu söyleyince; Mike And Molly'den Carl "Bad boys gets all the yum yum." demişti.Çok güldüğüm gibi aklımda da kalmış.Bence bu söz bu duruma cuk diye oturuyor.
Dizinin kendisi ilk sezonlarıyla göz doldurmuştu.Heyecan dorukta,Dexter'ın kendisi ve The Dark Passenger'ı ile olan çekişmesini izlemek bir zevkti.Son sezondan bir önceki sezon olan 7. sezon o kadar heyecanlydı ki son sezonu olarak bırakılsaydı eğer kesinlikle o ömür boyu hatırda kalan diğer şeylerin arasında yer alacaktı beynimizde.Debra'nın 7. sezonun son bölümündeki seçimi Dexter olsaydı çok ironik ve bir o kadar da hoş bir son olurdu belki.Zaten aslında o sezon son sezon olarak yazılmış.Ancak dizinin yayınlandığı kanal popülerite ve reyting nedeniyle yapımcı ve senaristlerden bir sezon daha rica ediyor ve böylelikle dizi uzatmalara geçiyor.

 7. sezon Debra'nın seçimini Laguerta'dan yana kullanmasıyla son buluyor 8. sezonun temelleri atılıyor.Gelelim son sezona.İnanın tüm sezon boyunca ha birşey olacak de bir şey olacak diye bekleye bekleye bir hal oldum.Dexter'ın dizi tarihindeki en yavaş ilerleyen sezonu oldu diyebilirim rahatlıkla.Dexter'ı Dexter yapan her şey bir bir diziden ve karakterden eksiltildi adeta.Az önce önceki sezonları açıklarken "Heyecan dorukta,Dexter'ın kendisi ve The Dark Passenger'ı ile olan çekişmesini izlemek bir zevkti." demiştim ya işte bu sezonda her ikisi de yoktu.Ne heyecanlı bir kovalama,ne de Dark Passenger.Evet Oliver Saxon'ı kovalama falan filan vardı ama hiç tat vermedi.Nasıl desem,o heyecanı hissedemedim ben.Dexter desen karakter olarak bambaşka bir insana dönüştürüldü.Üzülen,aşık olan,öldürmek istemeyen vs. vs...

 Yahu bu dizinin amacı Dexter'ın bunları hissedememesi değil miydi ki zaten? Kendisiyle savaşı? Ne oldu da bunu,dizinin ana konusunu değiştirmeye karar verdiniz? Ve Neden???

 Evet geçmişe dair bir çok fikir elde ettik bu son sezondan,bilmediğimiz perde arkasındaki karakterlerle,gizli öznelerle tanıştık.Beni son sezonla ilgili rahatsız eden şey bu değil.Bu karakterlerin potansiyelinin harcanmış olması.Dr. Vogel mesela.O kadından neler neler çıkabilirdi.Debra'nın Dexter'dan nefret etmesi falan hoştu aslında başlarda ama sonra Debra'yı çok daha aktif bir şekilde değiştirebilirlerdi.Dexter değil başka karakterlerin yapısı değişmeliydi,demek istediğim bu.Debra ağabeyiyle daha içli dışlı olabilirdi,bir ara aşk muhabbetleri bile vardı aralarında...Ucu açık olan o denli şey vardı ki.Ama bekledim,hep son bölümde bağlanacak,bunların hepsi bir mantığa oturtulacak ve harika olacak diye bekledim.

 Ama neredee?! Son bölüm kesinlikle ama kesinlikle bir felaketti.2006'dan beri beklediğimiz son bu muydu yani?! C'mon!!!
     (Spoiler)
 Senaristler Debra'yı önce felç ettiler sonra Dexter'a kendi öz kardeşini öldürttüler,Dexter'a ise kendine sahte bir ölüm düzenletip ve başka bir hayata başlattılar,Harrison'ı Hannah ile beraber başka bir ülkede yaşatacaklar falan da filan. WTF! N Why?!

 Nedeeen?! Nedennnn?! Bunu bize yapamazsınız.İnanın eleştirikli sandalyeye gitseydi daha orjinal olacaktı,o derece.The Big Finale bu mu yani şimdi?! dedim izlerken.Bittiğinde sinirden ağlamakla çığlık atmak arası bir yerlerdeydi ruh halim.Oysaki ben Dexter bittiği için ağlayacağımı,son bölümüyle mest olacağımı düşünmüştüm.Çok yazık olduğu görüşündeyim.Böylesine efsane bir dizi böylesine vasat bir son sezonu ve özellikle de son bölümü hak etmiyordu.

 Bunu da belirtmeden geçemedim.Bölümün isimleri her daim dizinin o bölümüyle alakalı olurdu normalde.Son bölümün adının "Remember The Monsters?" olduğunu okuduğumda meraklanmıştım açıkçası.O lafın nerede kullanıldığını fark ettiğimde dizide bir hayal kırıklığı daha yaşadım.Son bölüm adı olarak 'Tonight's The End.' falan seçilebilirdi aslen.Takipçileri bilirler,Dex her zaman bir sezona başlarken 'Tonight's the Night." diye başlardı.Ah,çok kaçırılmış detay var çok...