Sayfalar

Queen's Favorites(Kraliçenin Favorileri) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Queen's Favorites(Kraliçenin Favorileri) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2014 Cuma

Happy Feet Two


Yapım : 2011
Tür: Comedy / Animation / Family
İMDb Puanı : 5,9
Queen's Review : 10 / 10



Bu animasyonu ilkinden daha çok beğendim aslında.Mumble ve Gloria'nın oğulları Erik çoook tatlı değil mi ama ? :)

<<<<--- Baksanıza şu gözlere :))

Bu eleştiride de serinin ilkine uyup  yorumu sona bırakayım diyorum.
Öyleyse işte konusu...


Mumble ve Gloria'nın bir oğulları olmuştur.Erik.Ancak Erik de tıpkı babasının küçüklüğünde olduğu gibi aileye tam anlamıyla uyum sağlayamıyordur.Yani babası ve artık neredeyse tüm İmparator Penguenleri gibi dans edemiyordur.

Bu konuda çok üzülen Erik,arkadaşları ile uzaklaşır ve Ramon ve diğerlerinin yanına gider.Orada da tıpkı İmmparator Penguenleri'nin şuanki hali gibi ilk filmden beridir epey değişmiştir.

Happy Feet'de boynundaki plastikten kurtulmaya çalışan Lovelace insanların yanından bir arkadaş ile dönmüştür.Sven.Sven bir Atlantic Puffin.Bir kuş.

Ancak bunu herkesten gizleyen Sven,kendini uçabilen bir penguen olarak tanıtır.Ona neredeyse bir tanrı muamelesi yapan Lovelace ve diğerleri ile karşılaşan Erikde onlarla aynı fikre kapılır.Ve Sven'i bir nevi idol haline getirir.Ve uçmak istediğine karar verir.

Oğlunu aramaya çıkan Mumble ise baba olmakla ilgili ciddi sorunlar yaşamaktadır.Oğlu ile tam olarak iletişime geçemediğini düşünen Mumble,Erik'in uçmak istediğini ve o Sven denilen uçan pengueni kendisinden daha çok sevdiğini fark ettiğinde ne yapacağını şaşırır.Ne dese uçma isteğinden vazgeçmeyen Erik ile uğraşırken aslında daha büyük bir sorunları olduğunu fark eder.

Küresel ısınma nedeni ile eriyen buzullar parçalanmaya ve kutup şekil değiştirmeye başlar.Uzaklardan kopan bir büyük buzul parçası Gloria ve diğerlerinin bulunduğu bölgeye çarpar ve tüm penduenleri iki büyük buzulun tam ortasında bırakır.Çıkış yolu bulamayan penguenler aç kalma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar.

Tepelerinde onların ölümünü bekleyen yırtıcı kuşların da pek heves açıcı olmadığı kesindir.Moral açısından da yıkılan penguenlerin şimdi tek şansları vardır Mumble.Mumble sayesinde birleşen diğer penguenler onları kurtarmaya çalışacaklardır.Bu sırada da Mumble oğlu Erik ile arasını düzeltmelidir.

Bu hikayede bir de ek olarak iki krill (karides)'in hikayesini de izliyoruz.Bir nevi yan hikaye gibi.Olaylar olurken onlarda orada oluyorlar ancak o kadar minikler ki,pek katkıları olmuyor denilebilir.
Kısaca açıklamak gerekirse,Will ve Bill krill sürürlerinden ayrılıp hayatlarını değiştirmeye çalışıyorlar.Yani Will değiştiriyor,Bill yalnızca isteksizce yanında bulunuyor diyebiliriz.

Küçük ve genel konuyla ilgili olmasalarda,animasyonun kendisinden daha komik olmuşlar bile diyebiliriz.Hatta "Ben artık yemek olmayacağım,ben de etcil olup birilerini yiyeceğim." felsefeleri süper komikti. :))

Sonuç olarak,harika bir animasyon daha izleyeceksiniz.Yorum kısmını çok uzatmama gerek yok.Aslında konusunu yazarken aralarına eklediklerim fikrimi genel olarak belirtiyor.
Tavsiyemdir...


Happy Feet


 
Yapım : 2006
Tür: Comedy / Animation / Family
İMDb Puanı : 6,5
Queen's Review : 9 / 10




Happy Feet gerçekten eğlenceli animasyonlardan biri.KArakterler harika olmuş.Özellikle de Ramon beni benden aldı :D
Gerçi onu seslendiren Robin Williams ama.O adam baaşka ya.

Neyse.Bu kez yorumu sona saklayıp hemencecik konusuna geçmek istiyorum.

* İ-P : İmparator Penguenleri *


Bu animasyonda İmparator Penguenlerin (İ-P) dünyasına giriş yapıyoruz.Happy Feet bize İmparator Penguenlerinin kendilerini şarkı söyleyerek ifade ettiklerini anlatıyor.Tüm İ-P'leri şarkı söylemede süper bir yetenekle doğarken Mumble,harika seslere sahip bir anne babadan olmasına rağmen,bir ilk olarak dans etme yeteneği ile doğar.Bunun sebeblerinden biri de babasının onu yumurta iken düşürmesidir.

İlk yumurtadan çıkışında herkesi hayretler içinde bırakır.Ve dans etmeye başlar.Babası bu durumdan hiç ama hiç memnun değildir.

Annesi avlanmadan geri döndüğünde şaşırır ancak yumurtayı düşürme olayından habersiz olduğu için kocasını suçlamadan oğlunu olduğu gibi kabul eder.

Ancak herkes annesi kadar kabul edici bir doğaya sahip değildir.Neredeyse tüm İ-P'leri Mumble'ı dışlarlar,Gloria dışında.Gloria müthiş bir sese sahiptir.Ve çok akıllıdır.Mumble daha onu gördüğü anda aşık olmuştur.

Sonraları ailesinden uzaklaşan Mumble farklı tür penguenlerin arasına girer.Orada tanışdığı 5 penguenle hemen arkadaş olurlar.Mumble hep penguenlerden çok daha fazlası olduğuna inanıyordur.Yiyecek azalmasına neden olanın da bu insanlar olduğuna inanır.Durmadan onlara derdini anlatmaya çalışır.Ve bir şekilde gerçekten de insanlar ile iletişime geçer.Ve sonrasını izleyip görün diyorum.





Aslen güzel,eğlenceli olduğu kadar da izleyiciyi düşündüren bir animasyon Happy Feet.Kutuplara neler yaptığımızı,hatta ve hatta yalnızca oraya değil tüm doğanın dengesine olan etkimizi düşündürten bir animasyon.Kesinlikle izleyin.Çocuklarınıza,kardeşlerinize,anne babanıza izlettirin.
Çok etkilenecek ve bu sırada da çok eğleneceksiniz...

6 Şubat 2014 Perşembe

Surf's Up

Yapım : 2007
Tür: Animation / Comedy / Family
İMDb Puanı : 6,8
Queen's Review : 8 / 10


İzlediğim en değişik animasyonlardandı.Hiç biyografi kıvamında bir animasyon izlememiştim vallahi.Ama pek keyifli oluyormuş meğer.

Yaratılan karakterler çok sevimli ve komik.İzlerken başta emin olamadım ancak sonlara doğru favori animasyonlarım arasındaki yerini aldı.Söylemeliyim ki son dakikada girmesine rağmen oldukça iyi bir sırada :)

Yani tavsiye eder miyim? Evet...

Konusuna değinelim hemen.

Cody Maverick bir surfçü penguendir.Onun bir nevi biyagrafisi yapılıyordur.Biz kamera arkalarını ve çekimleri izliyoruz.Cody diğer penguenler gibi iri değildir.Özellikle kardeşi kadar.Tabiri caizse o ailedeki 'küçük yumurta'dır.

 Bu durumdan hiç de memnun olmayan Cody küçükkken onların bölgelerine bir sörfçü gelir,Big Z,ve ona 'Z' yazan kolyesinden vererek çok büyük işler başaracağı gibi bir şeyler öyler.Bu bizim mutsuz Cody için bir nevi hayat amacı haline gelir.Ve tıpkı idolü Big Z gibi sörfçü olmak ister.Ancak bunda berbattır.

Kendi alanlarındaki tek sörfçü olan Cody,abisi ve diğer penguenler tarafından ezilir.Babası da olmayan Cody'e dester verecek tek kişi annesi kalmıştır.Sonra Cody gibi sörfçülerin alanı olan bir adaya gitmek için seçilen Cody oraya giderken çok büyük hayaller kurmuştur.Ancak oraya vardığında işlerin yalnızca istemekten oluşmayacağını fark eder.


O ada Cody için bir çok şeyin ilki olacakır.İlk aşkı tadacak,hiç ummadığı biri tarafından eğitilecek,çok yakın arkadaşlar hatta hayranlar elde edecektir.

Biz de tüm bunları süper bir espiri anlayışı ile senaryolaştırılmış bir şekilde izleyeceğiz.Aynı zamanda Cody'nin biyagrafisini tabi :)


21 Ocak 2014 Salı

The Hunger Games


Yapım : 2012
Tür: Advanture / Sci-Fi / Thriller
İMDb Puanı : 7,3
Queen's Review : 10 / 10


Suznne Collins'in yarattığı 3 kitaplık seriden sinemaya uyarlanan The Hunger Games (Açlık Oyunları) çok başarılı bir yapım.Sinemaya uyarlanan br çok filmde izleyiciler ve hayranlar hayal kırıklığına uğruyor.Senaristlerin mahvettiği çok güzel kitaplar gördük hepimiz.Ancak şükür ki The Hunger Games'e bunu yapamamışlar.


Film baştan sona bir harikaydı.İlk sinemada izlediğimde tam olarak hayal ettiğim gibi olduğunu düşündüm.Yalnız oyuncu kadrosu için bir iki laf etmek gerek diye düşünüyorum.Katniss Everdeen rolü Jennifer Lawrence tarafından çok güzel bir şekilde canlandırılmış olsa da Peeta Mellark rolüne Josh Hutcherson hiç olmamış.Kitapta Peeta'yı çok daha sevimli bir çocuk olarak hayal etmiştim.Ve film ilk çıktığında bir çok hayranda benimle aynı fikri beyan etmişti.Ama ne yapalım  çocuk seçilmiş bir kere.Bize de izlemekten başka bir şey düşmez.


Görsellik açısından seyirciyi ve özellikle fan'ları doyuran bir film olmuş The Hunger Games.Filmde kitaptan alınan ve başarılı bir şekilde yansıtılan çok sahne vardı.Rue ile Katniss'in ilişkisinin içtenliğini tam anlatamamış olduğunu düşünsem de kitabını okumadan izleyenler için yeterliydi.Yani fanları değilse de izleyici tatmin ettiğini düşünüyorum.En azından Rue'nun ölümü yeteri kadar etki bırakabildi.

Ben o bölmü okuduğumda çok ağlamıştım.Ancak son kitabın sonlarına doğru olanlar beni üç gün sürecek bir bunalıma sürüklemişti.Şuan her ne kadar filmin eleştirisini yapıyor olsam da kitaplarını okumadan geçmeyin demek zorunda hissediyorum kendimi.Çünkü kaçırılmaması gereken serilerden biri.Filminin çıkmasını beklemeden Katniss'in yolculuğuna şahit olun derim.

Rue'ya geri dönersek,ölümünden sonra Katniss'in işareti ve sonrasında gelen özgürlük arayışı serinin konusunu oluşturuyor çünkü.Bir nevi dönüm noktası.

Yorumumu konusuna kısaca değinerek bitireceğim.O zaman Rue'nun nasıl bri önem taşıdığını daha net anlamış olacksınız.

13 mıntıkadan oluşan Panem diye bir ütopik şehirdeyiz.1. mıntıka başkent.Capitol.2. ve 3. mıntıkalar da bir nevi Capitol'ün yan kolları gibiler.Mıntıka numaraları büyüdükçe içerisindeki halk da fakirliyor.Her mıntıkanın kendine ait bir işi,görevi var.Bizim Katniss 12. mıntıkada yaıyor.Ve o mıntıkanın işi madenden kömür çıkartmak.Ve asla birbirleriyle görüşmüyorlar.Kimse kendi mıntıkasının dışına çıkamıyor.Bir nevi kendi hallerinde Capitol ve diğer iki mıntıka için gönüllü çalışan köle gibiler bence.Ancak sonra
13. Mıntıkada bir isyan çıkıyor ve Capitol orayı savaşta yerle bir ediyor.Sonra insanlar bir daha cesaret edip de yeniden isyan edemesinler diye bir nevi bir gövde gösterisini,korkutma politikasını temsil eden bir 'oyun' ortaya çıkartıyor Capitol.Oyunun adı da The Hunger Games (Açlık Oyunları).

17 Ocak 2014 Cuma

I Spit On Your Grave 2

Yapım : 2013
Tür: Crime / Horror / Thriller
İMDb Puanı :5,6
Queen's Review : 10 /10 

Bence türünün en iyilerinden olan bir filmdi.Başrolü canlandıran aktrist Jemma Dallender mükemmel bir performans sergilemiş.Bu filmden önce kendisini hiç izlememiş olsam da,bu filmdeki performansı kendisinin hayranı olmama yetti.
 Şahsen film ve dizilerdeki ağlama sahnelerinin inandırıcılığınun başarı oranının çok düşük olduğuna inananlardanım.Gerçekten ağlayabilen çok az aktör/aktristvar bana göre.Ancak bu filmdeki ağlama sahneleri ve acı sahneleri süperdi.O denli inandırıcıydı ki bir yerden sonra durup hıçkırarak ağladım kızcağıza.Cidden.
Filmin konusu beni çok etkiledi açıkçası.Ben de üniversite sayesinde kendi başıma yaşama evrelerinde hep bunun başıma gelmesinden korkan bir kızdım.O açıdan bu film benim kabusumun perdeye yansıtılmış hali gibiydi.Ve biliyoruz ki bir çok kızcağızın da başına gelmiş/geliyor bile hatta şu anda.Düşüncesi bile tüyler ürpertici.

Konusunu ise şöyle kısaca açıklayacağım çünkü cidden üzücü.Katie model olmaya çalışan bir kızdır.Kendisi de çok güzel bir kız.Ancak ajansı ona daha güzel bir portfolyo oluşturması için daha güzel bir fotoğrafçı bulması gerektiğini söylerler.Ancak bu fotoğrafçılar oldukça pahalıdır ancak iş çıkışı bir gün Katie,şans bu ya,bir fotoğrafçının ücretsiz fotoğraf ilanını görür.Orayı arar ve gider.Üç kardeş olan Georgy,Ivan ve Nicholay ile tanışır.Fotoğrafını çekmek için soyunmasını ya da daha açık şekilde pozlar vermesini istemeleri üzerine Katie orayı terk eder.Ancak kardeşlerin en küçüğü olan Georgy,kıza aşık olur ve evine girer.Ona tecavüz eder ve kızın hoşlandığı çocuğu öldürür gözleri önünde.Sonra kardeşlerini arar ve onlar gelince kıza uyuşturucu verip onu bayıltırlar.Kız gözünü bir bodrum katında çırıl çıplak bir halde açar.

The Perks Of Being A Wallflower

Yapım : 2012
Tür: Drama / Romance
İMDb Puanı : 8,1

Queen's Review : 10 /10

Yıllar geçip bir kült oluşturan filmlerden olacak bu film kesin.

Bir 'Breakfast Club' olacak insanlar için.

Hayatımda bu kadar eğlendiğim ve gülümseyip,ağladığım film izlememiştim neredeyse.Müzikleriyle,konusuyla,sinemaya yansıtılıış şekliyle olsun br numaraydı bence.


Aslen kitabı ilk çıktığında epey tereddüt etmiş ve alıp okumamıştım.Ancak kitabı da filminin güzelliğinin yarısı kadarsa 'absolutely' okuma listeme eklenmiştir.

Ki zaten genllikle kitapları filmlerinden çok daha güzel olur her zaman.O nedenle büyük umutlarım var.

Konusuna kısaca değineyim diyeceğim ama izlemelisiniz tam olarak izlemek için.Kısaca şöyle,Charlie(logan Lerman) sorunları olan bir çocuk.Geçmişinde yaşanan bazı olaylar nedeniyle yaralı bir çocuk aslında daha çok.Sam(Emma Watson) ve Patrick(Ezra Miller) lise son sınıf öğrencileri ve üvey kardeşler.Birbirleriyle süper bir uyumları var.Ve Charlie'yi de yanlarına alıyor ve arkadaş oluyorlar.Ancak Charlie Sam'e aşık oluyor.Sam ise lisenin ilk yıllarında kötü davranışlarda bulunmuş ancak şimdi ünniversiteye girebilmeye çalışan bir kız.Patrick ise daha karmaşık bir karakter.Patrick bir gay.Ancak sevdiği çocuk gay olduğunu kimseye anlatmayan bir çocuk.Lisede Amerikan Futbolu oynayan Brad,Patrick ile birlikteyken çok iyi biri,okula döndüklerinde de bir jerk!

Kısaca okulu atlatmaya çalışan,arkadaşsız ve bunalımda olan bir çocuğun ruhen kendini bulamamış bir kız ve onun kalbindeki acıyı vurdumduymazlıkla dışarı vuran üvey kardeşinin hikayesi.Hepsi bir şekilde birbirlerini iyileştiriyorlar.

Robots

Yapım : 2005
Tür: Comedy / Animation / Advantıre
İMDb Puanı :  6,3

Queen's Review : 10 /10

Ahh.Animasyonlar kesinlikle benim alanım.Neredeyse tüm animasyonları izledim herhalde.

Ama bunu izlememişim.Unbelievable! Üstelik de Robots Ice Age'İn yapımcılarından çıkan bir animasyonken.Bunu fark ettiğim ilk anda daha bilgisayarımı açtım ve hemen izlemeye başladım.
Açıkçası izledikçe kendime olan kızgınlığım daha da arttı.Çünkü o kadar güzeldi ki.İzlemeye doyamadım bir daha izledim.Sanırım ben de 10 yaşındaki bir çocuğun ruhu var.Çünkü filmi tarif etmek için aklıma gelen cümle de bir başka animasyonun repliği.

Hani 'Despicable Me' animasyonunda Agnes dediği gibi tabiri caizse "İt's so fluffy I'm gonna die!"

Fender ve Rodney ilk karşılaşmasında
Fender Rodney'nin resmini çekerken.
Konusuna biraz değinirsek eğer,Rodney robotların icat idolü olan Bigweld'e hayrandır.O da hep onungibi bir 'inventer' olmak ister.Babasına yardım için yapmış olduğu ilk icadını alır ve Robot City'ye doğru yola çıkar.İlk karşılarştığı robot Fender olur.Ki benim favorimdir.Sonra da Bigweld'i bulamadığında yine Fender ile karşılaşırlar.Ve sonra da onun ailesi,arkadaşlarıyla.Hepsi birbirinden güzel bir çok eğlenceli karakterler.Özellikle Fender ve Aunt Fanny.

Fender'a çok takık olduğumun farkındayım.Ama bir kez izlediğinizde nedenini anlayacaksınız.Ama kısa bir açıklama yapma gereği hissediyorum.Gerek onu seslendiren ve çok sevdiğim,çok büyük bir hayranı olduğum oyuncu Robin Williams nedeniyle,gerek karakterin süpper komik ve ilginç oluşundan Fender benim gözdem.
Britney Spears'ın Hit Me Baby One More Time şarkısını söylediğinde ya da 'heeellp' deyiş şeklinin harikalığında o karaktere aşık oldum ben :D

14 Ocak 2014 Salı

Sixteen Candles


Yapım : 1984
Tür : Comedy / Romance
IMDb Puanı : 7,2
Queens Review : 10/10

Sixteen Candles bir başka çok bilinen ve hayranının bol olduğu bir film.
Yine izlemek için çok beklediğim ve bahaneler uydurduğum ancak izleyince "neden bu kadar bekledim" diyebildiklerimden oldu.
Konusu öyle pek ahım şahım olmasa da izlemesi çok keyifliydi doğrusu.İzlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.

Konusu dediğim gibi sıradan olsa da karakterleri çok eğlenceliydi.Mesela Ted.Ulaşamayacağını bilse de asla pes etmedi ya.Çok tatlıydı.Samantha'nın başkasını sevdiğini anlayınca aralarında çekildi ve hatta Jake ile arralarını yaptı.O kadar sevimliydi ki! :)
Ama Jake'i de unutmayalım.O popüler çocuk kızın ona aşık olduğunu öğrendğinde nasıl eridi ama :))
Sam'de haklı hani.Jake de Jake yani!
Jake'in Ted'e yaptığı yardımlar da çok hoştu.Arabada uyanma sahnesi çok güzeldi.
Ted süpersin!


Ted'in Sam'in kilodunu gösterdiğinde tüm inek çocukların gösterdiği tepki harikaydı.Erkekler bazen (hatta çoğunlukla) ne kadar da salak oluyorlar,değil mi? :)

Sam'in doğum gününü unuttuklarında çok kızdım aslında.Evet diğer kızları evleniyor olabilir ama insan da kızının doğum gününü unutmaz yani.Neyse...

Samantha'nın ailesi de bir o kadar süperdi.Hepsi birbirinden renkliydi.Açıkçası çok eğlenceli bir film.Çok beğendim.

Son sahnesi özellikle çok romantikti.Bir kızın dileğinin yerine gelşini çok hoş ve duygusal bir biçimde yorumlamışlar.Gülümseyerek kapattım ekranı.Kesinlikle tavsiyemdir.Bazı filmler boşuna kült olmuyor demek ki.

İşte size izleyen herkesin bildiği o meşhur sahne...

Pretty Woman


Yapım : 1990
Tür : Comedy / Romance
IMDb Puanı : 6,9
Queens Review : 10/10


 Pretty Woman...

Daima izlenmesi gereken filmler arasında adı geçen bir klasik olmuştur artık.Hep izleyeceğim,izleyeceğim diye erteleyip durduğum filmlerdendi.Sonunda ertelemeyi bıraktım ve açtım izledim.

Eski filmlere karşı hep bir adım geride dururum ben.Çünkü çoğu insanın da düşündüğü gibi filmler zamanında izlendiğinde güzel oluyor genellikle.Mesela ilk Chucky çıktığında uyuyamamıştım ben izledikten sonra.Ama şimdi izleyince diyorsun ki bunun nesinden korkmuşum.Scream serisi de aynı şekilde mesela.Ya da Stephen King'in 'O' su gibi.Evet bir kült oluşturuyor bu filmler.Ama ancak zamanında izlediğinizde gerekli duyguları yaşayabiliyorsunuz.

Açıkçası Pretty Woman'da da aynısı olacak diye korktum.Ama dedim ki içinde Julia Roberts var,Richard Gere var.En kötüsü ne kadar kötü olabilir ki?

Az önce bazı filmlerin zamanında güzel olduğunu söylerken şunu da eklemem gerek diye düşünüyorum.Hakkını vermem lazım.Bazı filmler ise zamana karşı gelebiliyorlar.Ne zaman izlerseniz izleyin aynı duyguyu hatta belkide ilk izlediğinden daha da fazlasını keşf ettirebiliyor insana.Ve sanırım Pretty Woman bu filmlerden biri.

Günümüz gençleri şimdi oldukça film seçeneğine sahipler.Ama şahsım adına konuşuyorum,artık eskisi kadar iyi filmler çekilmiyor malesef.Biz gençler  de,tabi tamamımız değil elbette belirli zevk sahibi olan bir kısm olarak,eski filmleri baştan yahut yeniden izleme geleneğini ortaya çıkarttık.

Filme dönecek olursam,film bir harikaydı! Julia Roberts o kadar güzel bir kadın ki ona bakarken kendmi çirkin hissettim yani.Richard Gere,annlerimizin gençlik aşkı (benim annemin mesela) hala aşık olunabilinecek kadar çekici bir adam.Ve Julia ile ikisi arasındaki uyum mükemmel.Hani bazı filmler vardır konusu harikadır ancak oyuncular o kadar uyumsuzdur ki sonunu getiremezsin,işte en gıcık olduğum şeylerden biridir bu benim.Ama bu filmdeki oyuncu uyumu tek kelimeyle mükemmeldi.

Bazı sahnelerde kırıldım gülmekten,bazılarında ise non-stop gülümsedim.Anlayacağınız tebessümle biten ve o tebessümü gerçekten hissedebileceğiniz ender filmlerden Pretty Woman.Filmin eleştirisine geri dönecek olursam,Vivian,filmimizin ana karakteri,filmin başından sonuna o kadar değişiyor ki,Julia'yı takdir ediyor insan izlerken.Başlarda biraz sokak ağzı olan bir kadını canlandırırken sonra (ara sıra bu halleri yeniden ortay çıksa da) aslında oldukça hoş ve görgülü bir hanımefendiye dönüşüveriyor.İlk halleri falan çok hoştu aslında.Epey komikti de.

5 Ocak 2014 Pazar

Community -(Season 5)-


Yapım : 2009-
Tür : Comedy
IMDb Puanı : 8,7
Queens Review : 10/10
Bu dizi 4 sezondur benim Favorilerim arasındaydı zaten.5. sezonun başladığını gördüğüm ilk anda sevinçten resmen çığlık attım.

Ancak ilk bölüm beklediğim gibi değildi.Bir kere benim gözdem,Pierce Hawthorne yok!
O kadar üzüldüm ki buna.Jeff ile atışmalarını,her şeye Gaylikle ilgili bir kulp takmasını özleyeceğim...

Onun yerine geçen Professor Buzz Hickey korkunç! Pierce'in yanından bile geçemez.Yani anlayacağınız 5. sezonun ilk bölümünü izleyip benim gibi hissedebilisiniz,Dikkat!

Ama iyi bir haberim var.2. bölümü izleyince insanın beklentileri yeniden artıyor.2. bölüm kesinlikle Community kalitesini taşıyordu.Dean Craig Pelton <3 Bu adam bir harika!

Jeff ile aralarında geçenler insanı zorla güldürüyor sanki.
Alen sezon şöyle başladı.Jeff avukatlıkta tutturamamış ve hayatı mahvolmuştur.Greendale Üniversitesinden mezun olmuş bir mimarın yaptığı bir köprü yıkılmış ve mimarın avukatları da eğitim yetersizliği için Greendale'i suçlamaktadırlar.Jeff'de oraya mimarın adına gider ve Greendale'i kurtarma yalanı altında belgele ulaşmak istemektedir.Ancak benim adamım Dean Craig diğer grup üyelerini de çağırır.Ve BAM! Bizim ekip yeniden bir arada...

Diğerlerinin de hayatlarının o kadar harika olmadığı da hemen 5 dkada ortaya çıkar.Ve birlikte Greendale'de kalmaya karar verirler.Jeff öğretmen olur ve bizimkilerde yenidne başka meslekler için eğitim almaya başlarlar.

İkinci bölümde ise Jeff'in öğretmenliği bir komediydi zaten başlı başına.O nedenle ikinci bölümü şiddetle izleyin derim.Community beklenilene yakın bir başlangıç yapamasa da ikinci bölümde kesinlikle toparlama işaretleri yolluyor izleyiciye.
5.Sezondan olmasa da,bu resim benim bir diğer favori karakterim olan Annie Edison'ın en sevdiğim resimlerinden biridir ;)

6 Ekim 2013 Pazar

The Purge


Yapım : 2013
Tür : Horror / Sci-Fi / Thriller
IMDb Puanı : 5,5
Queens Review : 10/10


 Aman tanrım!

Film harikaydı.Ama izlemesi tabi.Böyle bir şeyin gerçekleşme düşüncesi ise korkunç.Neymiş,arınmaymış,içindeki biriktirdiği stresi vs dışarı atmaymış.PEh! Arınma arkadaşım.Birini öldürecek kadar neye streslendin?! Kadın,çocuk,yaşlı,sakat,hamile vs.yi o 12 saat içerisinde vahşice öldürünce yılın geri kalan kısmında suç işlemiyorlarmış.Bak bak bak!
Zengin olan kilitlemiş kendini eve fakirler ise sokaklarda vahşice katlediliyorlar.İnsanlık dışı bu.Hele filmin sonunda radyo haberlerini dinlerken öldüm sinirden.
Bu yıl diğer zamanlardan daha fazla katılımcı olmuşmuş,yok efendim 200 mü 2000 küsürne kişi merkeze toplanıp hep beraber insan öldürmüşler.Radyo yayınını yapan kadın da "Ben bunu gibi bir şey görmedim." diyor gururla.Aman Allahım! Dünya bu hallere gelmeden,vahşiliğin legal olduğu zamanlara ulaşamadan ölmeyi nasip etsin Allah ne diyeyim...

Filmin konusunu eleştiri ve OMFG! şeklinde bağırmalarım olmadan anlatayım bir de.

The Purge,bizdeki adıyla 'Arınma Gecesi'  IMDb puanı 5,5.Bir çok filmden aşina olduğumuz iki oyuncu çarpıyor gözünüze ilk olarak.Baş karakterler James ve Mary Sandin'i canlandıran Ethan Hawke ve Lena Headey.Bunun yanısıra çok değişik bir senaryoya da sahip bu film,en azından ben daha önce böylesine bir konuyu işleyen herhangi bir gerilim filmi izlemedim.


Kısaca,yıl içerisinde bir gün akşam yediden sabah yediye,yani 12 saat boyunca devlet halkı serbest bırakıyor.Hastaneler,polisler,itfaiyeler,acil yardıma sahip devlete bağlı her yer kapanıyor.O 12 saat içerisine halk bir yıl boyunca biriktirdiği vahşiliğini dışarı özgürce vurabiliyor.Cinayet,hırsızlık,işkence vs vs hepsi serbest.O 12 saat içerisinde gerçekleştiyse eğer,yaptığınız herhangi bir suçtan dolayı yargılanmıyorsunuz.

Tabi bu seçenek zorunlu değil.Kimisi bu arınma gecesine katılmak istemiyor ve evine sırf bu güne özel güvenlik sistemi taktırıyor,kendisini ve ailesini eve kilitleyip güvenle bu geceyi geçirmek için dua ediyor.Tabi bu seçenek paranız varsa geçerli...



30 Eylül 2013 Pazartesi

Now You See Me



Türkçe Adı : Sihirbaz Çetesi
Yapım : 2013
Tür : Crime / Mystery / Thriller
IMDb Puanı : 7,3
Queens Review : 10/10
Az önce izlemiş olduğum harika filmi eleştirmek istedim sizler için.Afişten de anlayacağınızgibi filmin adı 'NOW YOU SEE ME'.Türkçeye 'Sihirbazlar Çetesi' olarak çevrilmiş.

Filmin oyuncu kadrosunda çok değerli isimler yer alıyor.Jesse Eisenberg,Mark Ruffalo,Isla Fisher,Dave Franco,Morgan Freeman gibi.Bu isimler filmin fragmanını dahi bakmadan filmi izlemenize neden olabilir elbette.Ancak ben yine de size filmin fragmanını sunayım.
Now You See Me Trailer


Filmin konusunu fragmanına bakarak da anlayabileceğiniz halde kısaca özetlemek istiyorum.Dört sihirbazın üzerinde 'Eye of Horus' yani bizim değimimizle 'Ra'nın Gözü' bulunan kartlar alıp bir araya gelmeleri üzerine filmimiz start alıyor.





 Bu kartlar sayesinde ir araya gelen ve kendilerine 'Four Horsemen'  diyen grup harika 3 adet show gerçekleştiriyor.İnanın izlerken büyülendim.

Gerçekten harika bir yapım olmuş.Büyü numaraları zekice,oyuncuların rolerinin başarıyla altından kalkmış olmaları da ayrı bir konu.Hepsi karakterleriyle uyumlu oyunculardı.Hiçbirinde rol ya da karakter sırıtmamış.Üstlerine cuk diye oturmuş adeta.Jesse o kadar güzel oynamış ki itiraf ediyorum başta böylesine sihirbazlıkların ona yakışmayacağını düşünmemiş değildim ama yanılmışım.Ve yine itiraf ediyorum ki yanıldığım için hiç bu kadar mutlu olmamıştım.HArika kadro,HArika oyunculuk,HArika senaryo ve görsel efekt.

 Keşke sinemada izlemiş olsaydım dediğim yapımlar arasında yer aldı bu film.Her ne kadar sonundan tam anlamıyla memnun olmuş değilsem de kesinlikle izlenilir listenize eklemeniz için önerebileceğim 2013 yapımlarının arasında yer alıyor.



24 Eylül 2013 Salı

Dexter -(Dizi,Son Sezon ve Son Bölüm Eleştirisi)-


Yapım : 2006 - 2013
Tür : Crime / Drama / Mystery
IMDb Puanı : 9,1
Queens Review : 10/10


 Fenomen Dexter dizisinin Finali yapıldı geçtiğimiz gün.Dizinin ve karakterlerin hepsinin büyük bir hayranı olarak dizinin kendisiyle beraber bu son sezonu ve final bölümü "Remember The Monsters?" ı eleştirmek istiyorum Review Queen olarak.

 İlk olarak dizinin super duper heyecanlı olduğunu ve kesinlikle bağımlılık yaptığını düşünüyorum.İlk bölümünden itibaren televizyona kilitlenmiştim.Zaten Dexter rolünü müthi bir başarıyla oynayan Michael C.Hall'un yakışıklılığı ve bakışları bunda etkili olan en önemli ana faktörlerdendi.Eminim tüm kızlar da böyle düşünüyordur.Zaten bize aşık olacağımız bir Prince Charming verdiniz mi dizi bir başka izleniyor sanki.Gerçi Dex Prince Charming'den çok Dark Prince ama o daha makbul aslında.Çok sevdiğim bir diziden bir alıntı geldi aklıma şunu söyleyince; Mike And Molly'den Carl "Bad boys gets all the yum yum." demişti.Çok güldüğüm gibi aklımda da kalmış.Bence bu söz bu duruma cuk diye oturuyor.
Dizinin kendisi ilk sezonlarıyla göz doldurmuştu.Heyecan dorukta,Dexter'ın kendisi ve The Dark Passenger'ı ile olan çekişmesini izlemek bir zevkti.Son sezondan bir önceki sezon olan 7. sezon o kadar heyecanlydı ki son sezonu olarak bırakılsaydı eğer kesinlikle o ömür boyu hatırda kalan diğer şeylerin arasında yer alacaktı beynimizde.Debra'nın 7. sezonun son bölümündeki seçimi Dexter olsaydı çok ironik ve bir o kadar da hoş bir son olurdu belki.Zaten aslında o sezon son sezon olarak yazılmış.Ancak dizinin yayınlandığı kanal popülerite ve reyting nedeniyle yapımcı ve senaristlerden bir sezon daha rica ediyor ve böylelikle dizi uzatmalara geçiyor.

 7. sezon Debra'nın seçimini Laguerta'dan yana kullanmasıyla son buluyor 8. sezonun temelleri atılıyor.Gelelim son sezona.İnanın tüm sezon boyunca ha birşey olacak de bir şey olacak diye bekleye bekleye bir hal oldum.Dexter'ın dizi tarihindeki en yavaş ilerleyen sezonu oldu diyebilirim rahatlıkla.Dexter'ı Dexter yapan her şey bir bir diziden ve karakterden eksiltildi adeta.Az önce önceki sezonları açıklarken "Heyecan dorukta,Dexter'ın kendisi ve The Dark Passenger'ı ile olan çekişmesini izlemek bir zevkti." demiştim ya işte bu sezonda her ikisi de yoktu.Ne heyecanlı bir kovalama,ne de Dark Passenger.Evet Oliver Saxon'ı kovalama falan filan vardı ama hiç tat vermedi.Nasıl desem,o heyecanı hissedemedim ben.Dexter desen karakter olarak bambaşka bir insana dönüştürüldü.Üzülen,aşık olan,öldürmek istemeyen vs. vs...

 Yahu bu dizinin amacı Dexter'ın bunları hissedememesi değil miydi ki zaten? Kendisiyle savaşı? Ne oldu da bunu,dizinin ana konusunu değiştirmeye karar verdiniz? Ve Neden???

 Evet geçmişe dair bir çok fikir elde ettik bu son sezondan,bilmediğimiz perde arkasındaki karakterlerle,gizli öznelerle tanıştık.Beni son sezonla ilgili rahatsız eden şey bu değil.Bu karakterlerin potansiyelinin harcanmış olması.Dr. Vogel mesela.O kadından neler neler çıkabilirdi.Debra'nın Dexter'dan nefret etmesi falan hoştu aslında başlarda ama sonra Debra'yı çok daha aktif bir şekilde değiştirebilirlerdi.Dexter değil başka karakterlerin yapısı değişmeliydi,demek istediğim bu.Debra ağabeyiyle daha içli dışlı olabilirdi,bir ara aşk muhabbetleri bile vardı aralarında...Ucu açık olan o denli şey vardı ki.Ama bekledim,hep son bölümde bağlanacak,bunların hepsi bir mantığa oturtulacak ve harika olacak diye bekledim.

 Ama neredee?! Son bölüm kesinlikle ama kesinlikle bir felaketti.2006'dan beri beklediğimiz son bu muydu yani?! C'mon!!!
     (Spoiler)
 Senaristler Debra'yı önce felç ettiler sonra Dexter'a kendi öz kardeşini öldürttüler,Dexter'a ise kendine sahte bir ölüm düzenletip ve başka bir hayata başlattılar,Harrison'ı Hannah ile beraber başka bir ülkede yaşatacaklar falan da filan. WTF! N Why?!

 Nedeeen?! Nedennnn?! Bunu bize yapamazsınız.İnanın eleştirikli sandalyeye gitseydi daha orjinal olacaktı,o derece.The Big Finale bu mu yani şimdi?! dedim izlerken.Bittiğinde sinirden ağlamakla çığlık atmak arası bir yerlerdeydi ruh halim.Oysaki ben Dexter bittiği için ağlayacağımı,son bölümüyle mest olacağımı düşünmüştüm.Çok yazık olduğu görüşündeyim.Böylesine efsane bir dizi böylesine vasat bir son sezonu ve özellikle de son bölümü hak etmiyordu.

 Bunu da belirtmeden geçemedim.Bölümün isimleri her daim dizinin o bölümüyle alakalı olurdu normalde.Son bölümün adının "Remember The Monsters?" olduğunu okuduğumda meraklanmıştım açıkçası.O lafın nerede kullanıldığını fark ettiğimde dizide bir hayal kırıklığı daha yaşadım.Son bölüm adı olarak 'Tonight's The End.' falan seçilebilirdi aslen.Takipçileri bilirler,Dex her zaman bir sezona başlarken 'Tonight's the Night." diye başlardı.Ah,çok kaçırılmış detay var çok...